Yazarlar

Kapitülasyonların Tutsağı Olmuş Türk Denizciliğinden, Denizlerde Egemenliğini Yeniden Kazanan Türk Denizciliğine

Bir imtiyaz düşünün ki, verildiğinde bir lütuf, asırlar sonra ise bir zincire dönüşsün. Osmanlı İmparatorluğu’nun “ahidnâme” adıyla yabancı devletlere bahşettiği ticari ayrıcalıklar, tam da böyle bir hazin hikâyenin başrolünde yer almaktaydı. Bugün 1 Temmuz Kabotaj Bayramı’nı kutlarken hissettiğimiz gururun derinliğini kavramak için, önce o kapitülasyon denen prangadan kurtulmak için Türk denizciliğinin nasıl zor aşamalardan geçtiğini bilmek ve anlamak gerekir.
Osmanlı İmparatorluğu ile başlayan kapitülasyon ve imtiyazların ilk başlangıcını 1536 ilk-ahidname ile Kanuni Sultan Süleyman tarafından Fransa’ya verildiği tarih kitaplarında yazsa da aslında kapitülasyonların ilk başlangıcını 1387 Sultan 1.Murat dönemine, Venediklilerle Osmanlı-Venedik anlaşmasına dayanmaktadır.
Osmanlı Beyliği’nin Balkanlar’da güçlenmeye başladığı bu dönemde Venedik Cumhuriyeti Doğu Akdeniz’in en önemli ticaret gücüydü. Osmanlılar hem ticareti canlı tutmak hem de denizlerde güçlü bir rakiple gereksiz çatışmadan kaçınmak için Venediklilerle karşılıklı anlaşma yoluna gitmeyi tercih etmişlerdir ve Venediklilere çeşitli ayrıcalıklar tanımışlardır. Yapılan bu anlaşma ile Venediklilere verilen imtiyazlar arasında Osmanlı İmparatorluğunun limanlarında serbest ticaret yapılabilmesi, düşük gümrük vergilerinin ödenmesi, Venedikli tüccarların kendi temsilcileri (balyos) aracılığıyla bazı hukuki işlerini yürütebilmeleri, ticari malların korunması ve deniz ticaretinde verilen belirli güvenceler bulunmaktaydı.
Daha sonra Venediklilere verilen bu imtiyazlar:
• 1403’te Süleyman Çelebi tarafından,
• 1419 ve 1423’te II. Murad döneminde,
• 1454’te Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un fethinden sonra yeniden düzenlenerek genişletilmiştir.
Venediklilere verilen imtiyazlarla Osmanlının asıl amacı deniz ticaretinde güç kazanmak ve Venedikli tüccarlar sayesinde limanlardaki ticaretin arttırılmasının sağlanması ve devletin ticaret gelirlerini arttırılması, Avrupa devletleri arasındaki yaşanan rekabetten faydalanarak siyasi bir dengenin kurulabilmesi, özellikle balkanlarda fethedilen bölgelerdeki ve İstanbul’daki ticaretin geliştirmesi, o dönemde denizlerde güçlü bir devlet olan Venediklilerle ticari dostlukların sağlanması ve sorunların ortadan kaldırılması, oluşabilecek savaşların önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Bu imtiyazlar ile, özellikle İstanbul’un fethinden hemen sonra, 1454 yılında Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılan Osmanlı-Venedik anlaşması ile Venediklilere İstanbul’da ticaret yapabilme hakkı verilmiş ve bir balyos (elçi-konsolos) bulundurmalarına hak tanınmıştır. Bu anlaşma, sonraki dönemlerde verilecek kapitülasyon sisteminin temel taşlarından birini oluşturmuştur.
Bugün konuştuğumuz Osmanlı’yı yıkıcı kapitülasyonların doğuşu, Osmanlı’nın zirvede olduğu bir dönemde, stratejik bir hamle olarak daha kapsamlı şekilde 1536 yılında Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman tarafından Fransa Kralı I. François’ya verilmiştir.
Bazı kaynaklar 1386 yılı ile başlayan Venedik ve Ceneviz’e verilen ticari imtiyazlardan bahseder. Bu imtiyazlar genellikle sınırlı ticaret anlaşmaları olarak değerlendirilmişlerdir fakat sürekli ve kapsamlı olarak verilen imtiyazlar ise 1536 yılında ilk olarak Fransa ile başlamıştır.
Fransa’ya verilen bu kapitülasyonların amacı; 16. yüzyılda Avrupa’nın en güçlü hükümdarlarından biri olan Şarlken hem İspanya’nın hem de Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun bir diğer adıyla Habsburg İmparatorluğunun başındaydı ve Fransa bu güç karşısında zor durumda kalmıştı. Osmanlı İmparatorluğu bu durumu değerlendirerek Fransa ile arasında Habsburg imparatorluğuna karşı siyasi ve askeri yakınlaşma oluşmasını sağlamak, Akdeniz’deki ticareti canlandırarak limanlardaki gelirleri arttırmak ve Avrupa’daki güç dengelerini Osmanlını lehine yönlendirmek amacıyla Fransa’yı destekleyerek Habsburgların aşırı güçlenmesinin engellenmesi amaçlanmıştır.
Verilen bu imtiyazlar, padişahın hayatta olduğu süreyle sınırlıydı; yani geçiciydi. Verilen bu kapitülasyonlarla Fransız tüccarlara Osmanlı sularında serbest dolaşım ve ticaret hakkı tanınmış, ödeyecekleri vergi oranları düşürülmüş. Ancak bu, “verenin eli üstte” anlayışıyla, tek taraflı bir ihsan niteliğinde olmuştu. Buna karşın Osmanlı ekonomik açıdan çok güçlüydü, verilen kapitülasyonlar padişah emri ile istendiğinde geri alınabiliyordu, Osmanlı bu kapitülasyonlarla limanlarında ve Akdeniz içerisindeki ticaretin artmasıyla devletin ticaret gelirleri artıyordu ve bununla beraber Avrupa siyasetinde Osmanlının elini güçlenmesini sağlayarak Hıristiyan cephesinin oluşması engelleniyordu.
Verilen bu kapitülasyonların en önemli dönüm noktası 1740 yılında Sultan I. Mahmud döneminde Fransa’ya verilen kapitülasyonlardır. Verilen bu kapitülasyonlar ilk kez sürekli hale getirilmiştir. Artık padişah değiştiğinde imtiyazlar yenilenmek zorunda değildi. Bu, devletin egemenlik hakkına vurulan ilk büyük darbeydi. Bir kere süreklilik kazanan bu haklar, Fransa’nın ardından İngiltere, Venedik ve Hollanda gibi diğer devletlere de “en ziyade müsaadeye mazhar millet” (most favored nation) statüsüyle başka devletlere de verildi. Yani bir devlete verilen yeni bir imtiyaz, zincirleme olarak tüm kapitüler devletlere de tanınmış olmuştur.
Asıl felaket, Sanayi Devrimi’nin Osmanlı pazarlarını hedef aldığı 19. yüzyılda yaşanmıştır. 1838’de İngiltere ile imzalanan Baltalimanı Ticaret Antlaşması, kapitülasyonların imtiyazlarını yeni bir boyuta taşımıştır. Bu antlaşma, Osmanlı topraklarındaki yed-i vahid (tekel) sistemini tamamen kaldırıyor, İngiliz tüccarlara iç ticarete katılma hakkı veriyordu. İthalattan alınan gümrük vergisi %5’e sabitlenirken, yerli tüccarın kendi ülkesinde bir malı bir şehirden diğerine taşırken ödediği iç gümrük vergisi (müruriye) %12’lere kadar çıkabiliyordu. Bu, Osmanlı tüccarının kendi topraklarında yabancı tüccardan daha dezavantajlı konuma düşmesi anlamına geliyordu.
Osmanlı’nın çöküş döneminde kapitülasyonlar, yalnızca ticari değil, hukuki bir kansere dönüşmüştü. Yabancı devletler, kendi vatandaşlarının Osmanlı mahkemelerinde yargılanamayacağını, kendi konsolosluk mahkemelerinin yetkili olduğunu iddia ediyordu. Dahası, Osmanlı tebaasından pek çok gayrimüslim, yabancı devletlerin himayesine (berat) geçerek bu ayrıcalıklardan faydalanıyordu. Posta hizmetlerinden gümrük idaresine, liman kontrollerinden sağlık denetimlerine kadar pek çok alanda yabancı kurumlar (Düyun-u Umumiye, Reji İdaresi, yabancı postaneler) Osmanlı’nın egemenlik haklarını delik deşik ediyordu.
Sonunda Osmanlı Devleti, o zamanki İttihat ve Terakki hükümeti ve Osmanlı Padişahı V. Mehmet Reşad yabancı devletlere tanınan kapitülasyonları 9 Eylül 1914’te tek taraflı bir kararla kaldırdığını ilan etti. Bu kararın arka planında hem ekonomik bağımsızlık isteği hem de yaklaşan savaş şartları vardı. Osmanlı İmparatorluğu zamanın büyük devletlerini 1. Dünya savaşı ile meşgul olmasını fırsat olarak görmüştü. Ekonominin ve siyasi gücün arttırılması için verilen kapitülasyonlar özellikle 18. ve 19 yy.daki sanayi devrimi ile Osmanlı İmparatorluğu’na çok büyük zararlar vermiştir.

Kapitülasyonların Osmanlı Denizciliğine ve Deniz Ticaretine Verdiği Zararlar
1. Kabotaj Hakkının Kaybı: En ağır darbe, kabotaj hakkının fiilen kaybedilmesi olmuştur. Osmanlı kıyıları boyunca, bir limandan diğerine yük ve yolcu taşıma hakkı yabancı bandıralı gemilerin eline geçmiştir. Bir Türk armatör, kendi kıyılarında taşımacılık yapmak için yabancı rakipleriyle eşit şartlarda rekabet edemez olmuş; yabancı gemiler düşük vergileri ile çalışarak, konsolosluklarının himayesinden yararlanmışlardır.
2. Limanların Yabancılaşması: Başta İzmir, Selanik, Beyrut ve İstanbul olmak üzere büyük liman şehirleri, levanten ve Avrupalı tüccarlarının kontrolüne geçmiştir. Liman işletmeleri, rıhtımlar, antrepolar, hatta fenerler ve tahlisiye (kurtarma) hizmetleri yabancı sermayenin eline geçmiş. Türkler, kendi limanlarında hamal ya da mavnacı olmanın ötesinde deniz ticaretine nüfuz edememiştir.
3. Tersanelerin Gerilemesi: Yabancı gemilerle rekabet edemeyen Osmanlı deniz ticaret filosu küçüldükçe, gemi inşa sanayii de çökmüştür. 16. ve 17. yüzyıllarda Akdeniz’in en büyük tersanelerine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılda yabancı tersanelerden hazır gemi satın almak zorunda kalan bir pazar haline gelmiştir. Gelibolu, Sinop, İzmit gibi geleneksel tersane merkezleri bir zamanlar canlı ve önemli olan gemi inşa faaliyetleri zamanla azalmış, eski önemini kaybetmiş ve ekonomik olarak gerilemiştir.
4. Denizci İnsan Kaynağının Erozyonu: Yüzyıllardır denizci bir millet olarak nam salmış Türkler, ticari denizcilikten dışlanınca, bu alandaki bilgi birikimi ve yetişmiş insan gücü de erimiştir. Bir zamanların Barbaros Hayrettin Paşalarını, Turgut Reislerini, Piri Reislerini, Kemal Reislerini ve Seydi Ali Reislerini yetiştiren Osmanlı İmparatorluğunda kaptanlık, güverte zabitliği, makine mühendisliği gibi meslekler neredeyse tamamen gayrimüslimlerin ve yabancıların tekeline geçmiştir. Bahriye Nezareti askerî denizciliğe odaklanırken, sivil denizcilik ihmal edilmiştir.
5. Deniz Kültürünün Kopuşu: Belki de en uzun vadeli hasar, toplumun zihniyetinde yaşanmıştır. Deniz, Türkler için artık bir geçim kapısı değil, ya yabancıların işlettiği uzak bir dünya ya da sadece donanmanın uğraştığı askerî bir alan olarak görülmüştür. “Denizci millet” olma hafızası, nesiller boyu süren bu dışlanma sürecinde zayıflamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonlardan I. Dünya Savaşı’nın başında, 1914’te tek taraflı bir kararla kurtulmaya çalıştıysa da bu adım uluslararası alanda özellikle kapitülasyonlara sahip devletler tarafından tanınmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya savaşından yenik kabul edilmesiyle beraber 10 Ağustos 1920 yılında imzalanan Sevr anlaşması ile beraber 1914 tarihinde tek taraflı kaldırılan kapitülasyonlar daha kapsamlı ve genişletilmiş olarak geri getirilerek Osmanlı İmparatorluğuna uygulanmaya başlanmıştır.
Fakat Kurtuluş Savaşı sonrası milli mücadelenin kazanılması ile beraber 1922 ve 1923 yıllarında yapılan başarısız görüşmeler sonrası 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile Lozan’ın 28. Maddesi gereği kapitülasyonların her bakımdan tamamen kaldırıldığını kabul edilmiştir. Ancak ticari sözleşmelerdeki karmaşalar nedeniyle, kabotaj hakkının tam olarak yürürlüğe girmesi için üç yıl daha geçmesi gerekmiştir.
1 Temmuz 1926 815 sayılı Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, 391 yıllık imtiyaz zinciri tamamen ortadan kaldırılmıştır. Artık Türk limanları arasında yolcu ve yük taşıma hakkı münhasıran Türk bayraklı gemilere, Türk vatandaşlarına tanınmıştır. Liman hizmetleri, kılavuzluk, römorkaj gibi faaliyetler millîleştirilmiştir. Bu sadece bir ticaret düzenlemesi değildi; denizlerdeki esaretinde bir bitişi olmuştur. 1535’te bir dostluk hediyesi olarak verilen imtiyazlar, yüzyıllar içinde devleti ekonomik ve siyasî olarak felce uğratan bir hastalığa dönüşmüştür. Osmanlı denizciliği, bu eşitsiz rekabet koşullarında nefes alamamış; üç tarafı denizlerle çevrili bir imparatorluk, kendi kıyılarında boğulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulması sonrası imzalanan Lozan Barış Antlaşması ve Kabotaj kanunları ile kıyılarında boğulan bir milletin tekrar denizlerinde güçlü ve özgürce yüzebilen bir millete dönüşmesi sağlanmıştır. Türk denizciliği günümüzde dünyanın sayılı askeri, ticari ve yüksek taşımacılık hacmine sahip, denizcilik filosu ile sadece ülkemizi çevreleyen denizlerde değil, bütün dünya denizlerinde başarı ile varlığını hissettirmektedir. Kaliteli ve yüksek işlem hacimli limanları ile yetiştirdiği eğitimli, özgür ve başarılı denizcileri ile güçlü ve genç deniz kuvvetleri ile her geçen gün gücüne güç katmaktadır. Kabotaj kanunu çıkarılması ile beraber milli egemenlik Türk Milletinin eline geçmiş, Türk deniz ticaret filosunun büyümesi, denizcilik eğitiminin geliştirilmesi ve arttırılması sağlanmıştır, Bunlarla beraber denizcilik sektöründeki istihdamın arttırılması, liman ve denizcilik sektörünün alt yapısının güçlendirilmesi, gemi inşa ve tersanecilik sektörünün modern nitelikli olmasını ve aynı modernlikte yüksek teknolojilere sahip sivil ve askeri gemilerin inşasını yapabilen birçok tersaneleri ile ülkemiz gücüne güç katmıştır. Mavi Vatan gibi denizcilik politikaları ile bölge siyasetine ve sahip olduğu deniz alanlarına yön veren güçlü ve saygı duyulan bir devlet yapısına ulaşması sağlanmıştır.
‘’Denizlere hâkim olan, cihana hâkim olur’’

Bu yazıyı paylaşın

Kaptan Ömer Ali Yayla

Yasal Uyarı

Sitede yayınlanan yazılar ve yorumlardan yazarları sorumludur. Yayınlanan yorum ve içeriklerden sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitedeki tüm harici linkler ayrı bir sayfada açılır. Sitemizde yayınlanan haber, köşe yazıları ve fotoğraflar izin alınmaksızın kaynak gösterilse dahi, herhangi bir ortamda kullanılamaz ve yayınlanamaz.

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL