Her yıl 1 Temmuz’da kutladığımız Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, çoğu zaman geçmişte kazanılmış tarihî bir hakkın yıldönümü olarak anılır. Bu yönüyle elbette büyük bir sembolik değere sahiptir. Ancak kabotajı yalnızca geçmişe ait bir kazanım olarak görmek, bugünün deniz hukukunu ve denizlerde yaşanan yeni güç mücadelelerini anlamak bakımından eksik kalır. Zira kabotaj hakkı, özünde bir devletin kendi kıyılarında, limanları arasında ve deniz alanlarında yürütülen ekonomik faaliyet üzerinde söz sahibi olma iradesidir.
Bu nedenle kabotaj, yalnızca deniz taşımacılığına ilişkin teknik bir düzenleme değildir. Bir devletin denizle kurduğu ekonomik, hukuki ve stratejik ilişkinin en somut yansımalarından biridir. Türkiye bakımından da kabotaj hakkı, denizlerde yabancı ayrıcalıklarının sona erdirilmesi ve kıyı ticaretinde millî iradenin tesis edilmesi anlamına gelmiştir. Ancak bugünün dünyasında denizlerde ekonomik egemenlik meselesi artık sadece limanlar arasında kimin yük veya yolcu taşıyacağı sorusuyla sınırlı değildir.
Bu nedenle 1 Temmuz’u yalnızca “Türk limanları arasında taşıma hakkı” üzerinden okumak artık yeterli değildir. Bugün kabotajı anlamak, denizlerde ekonomik faaliyetin sınırlarını, bu faaliyetin hangi aktörler tarafından yürütüldüğünü ve kıyı devletinin bu alanlarda ne ölçüde etkili bir denetim kurabildiğini de anlamayı gerektirir. Çünkü denizlerde egemenlik, sadece harita üzerinde çizilmiş sınırlarla değil; bu sınırların içinde kalan kaynakların korunması, faaliyetlerin izlenmesi ve ihlallerin caydırıcı şekilde yaptırıma bağlanmasıyla gerçek anlamını kazanır.
Denizlerde Egemenliğin Değişen Yüzü
Uluslararası deniz hukukunda karasuları ile münhasır ekonomik bölge (MEB) aynı hukuki rejime tabi değildir. Karasularında devletin egemenliği daha doğrudan ve güçlü iken, münhasır ekonomik bölgede kıyı devleti özellikle canlı ve cansız doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi, korunması ve yönetilmesi bakımından egemen haklara sahiptir. Bu ayrım teknik görünse de, uygulamada son derece önemli sonuçlar doğurur. Çünkü deniz alanları, kıyı devleti bakımından yalnızca coğrafi birer uzantı değil, ekonomik ve stratejik değer alanlarıdır.
Bu nedenle denizde çizilen bir hattın yalnızca teknik veya coğrafi bir anlamı yoktur. Bir deniz mili kimi zaman balıkçılık hakkını, kimi zaman enerji arama yetkisini, kimi zaman deniz ulaşımını, kimi zaman da güvenlik mimarisini doğrudan etkileyebilir. Ege’de zaman zaman gündeme gelen karasuları genişliği tartışmalarının hassasiyeti de bu genel çerçeve içinde anlaşılmalıdır. Deniz alanlarının genişliği veya sınırlandırılması, soyut bir harita meselesi değil; ekonomik faaliyet, ulaşım serbestisi, güvenlik ve bölgesel denge üzerinde doğrudan sonuç doğuran bir hukuk meselesidir.
Kabotaj hakkının bugünkü anlamı da bu noktada daha belirgin hale gelir. Kabotaj, devletin kendi deniz alanındaki ekonomik faaliyeti sınırsız biçimde yabancı aktörlere bırakmama iradesidir. Bu irade, geçmişte kıyı taşımacılığı ve limanlar arası ticaret üzerinden görünür hale gelmişken; bugün balıkçılık, enerji, araştırma, veri, çevre ve kritik altyapı başlıklarıyla çok daha karmaşık bir görünüm kazanmıştır.
Balıkçı Gemileriyle Zorlanan Sınırlar
Günümüzde bazı kıyı devletleri, deniz yetki alanlarını savaş gemilerinden önce balıkçı gemilerine karşı korumak zorunda kalmaktadır. İlk bakışta ticari bir av faaliyeti gibi görünen bazı hareketler, uygulamada kıyı devletinin münhasır ekonomik bölgesindeki canlı kaynakları üzerinde baskı oluşturmakta; yasa dışı, bildirimsiz ve düzensiz avcılık yoluyla ekonomik egemenliği fiilen aşındırmaktadır.
Bu konuda en dikkat çekici örneklerden biri Çin’in uzak su balıkçılığı filosudur. Çin’e ait büyük ölçekli balıkçı filolarının Güney Amerika, Batı Afrika ve Pasifik’te birçok kıyı devletinin deniz alanları çevresinde yoğun faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Bu filoların kimi zaman MEB sınırlarının hemen dışında yoğunlaştığı, kimi zaman da kıyı devletlerinin izinsiz avcılık, radar kapatma veya tespitten kaçınma gibi iddialarına konu olduğu görülmektedir. Oceana’nın 2025 tarihli analizine göre Çin’e ait yaklaşık 57.000 endüstriyel balıkçı gemisi, 2022-2024 döneminde dünyadaki görünür balıkçılık faaliyetinin yaklaşık yüzde 44’ünü gerçekleştirmiştir. Aynı analiz, Çin balıkçı gemilerinin 90’dan fazla ülkenin sularında milyonlarca saatlik av faaliyeti yürüttüğünü ortaya koymaktadır. Bu veriler, meselenin tekil ihlallerden ibaret olmadığını; küresel ölçekte örgütlü, büyük kapasiteli ve kimi zaman kıyı devletlerinin denetim sınırlarını zorlayan bir faaliyet alanından bahsettiğimizi göstermektedir.
Galapagos Adaları çevresinde yaşananlar bu bakımdan çarpıcıdır. Biyolojik çeşitliliği ve deniz ekosistemi bakımından dünyanın en hassas bölgelerinden biri olan Galapagos çevresinde, yabancı balıkçı filolarının yoğun faaliyeti Ekvador makamları tarafından uzun süredir dikkatle izlenmektedir. Ekvador’un, bölgedeki yasa dışı balıkçılıkla mücadele için deniz kuvvetleri düzeyinde ABD, Peru ve Kolombiya ile ortak eğitim ve denetim faaliyetleri yürütmesi, meselenin yalnızca balıkçılık ekonomisiyle sınırlı olmadığını göstermektedir. Burada korunan şey sadece balık stokları değil; aynı zamanda kıyı devletinin deniz kaynakları üzerindeki karar yetkisi, çevresel güvenliği ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken doğal mirasıdır.
Bu örnek, kabotajın temsil ettiği temel fikri küresel ölçekte yeniden düşündürmektedir. Bir devlet, kendi deniz alanında hangi ekonomik faaliyetin yapılacağını belirleyemiyor, bu faaliyeti izleyemiyor ve ihlalleri caydırıcı şekilde yaptırıma bağlayamıyorsa; o alandaki egemen haklar hukuken mevcut olsa dahi fiilen zayıflamaya başlar. Denizlerde ekonomik egemenlik, bu yönüyle, yalnızca sınır ilan etmek değil; o sınırın içinde kalan ekonomik varlıkları koruyabilme kapasitesidir.
Global balıkçılığı izleme platformlarının yayınladığı analizler de, yasa dışı avcılıkla mücadelede artık klasik devriye yöntemlerinin tek başına yeterli olmadığını; AIS verileri, uydu görüntüleri, davranış analizi ve yapay zekâ destekli izleme araçlarının giderek daha önemli hale geldiğini göstermektedir. Bu tablo, denizlerde ekonomik egemenliğin artık yalnızca “geminin sınırı geçip geçmediği” sorusundan ibaret olmadığını ortaya koymaktadır. Bazen ihlal, açık ve doğrudan bir sınır aşımı şeklinde gerçekleşir. Bazen de sınırın hemen dışında yoğunlaşarak, radar kapatarak, kimlik paylaşımı yaparak veya denetim boşluklarından yararlanarak kıyı devletinin kaynakları üzerinde fiili baskı kurar. Modern deniz hukukunun en zorlandığı alanlardan biri de tam olarak bu gri bölgelerdir.
Münhasır Ekonomik Bölge İhlalleri Yalnızca Balıkçılıktan İbaret Değil
Deniz yetki alanlarına yönelik modern ihlaller yalnızca ağ atan balıkçı gemileriyle sınırlı değildir. Günümüzde araştırma gemileri, sahil güvenlik unsurları, enerji araştırma faaliyetleri ve veri toplama operasyonları da kıyı devletlerinin münhasır ekonomik bölgelerinde tartışma konusu olabilmektedir. Bu durum, denizlerde ekonomik egemenliğin artık yalnızca görünen kaynaklar üzerinden değil, bilgi, veri ve enerji potansiyeli üzerinden de sınandığını göstermektedir.
Endonezya’nın Kuzey Natuna Denizi’nde yaşadığı olaylar bu açıdan önemlidir. Endonezya makamları, 2024 yılında Çin sahil güvenlik gemilerinin, kendi münhasır ekonomik bölgesi içinde devlet enerji şirketi Pertamina tarafından yürütülen enerji araştırma faaliyetlerini engellediğini veya taciz ettiğini ileri sürmüş; söz konusu Çin sahil güvenlik gemisinin bölgeden uzaklaştırıldığını açıklamıştır. Bu tür olaylar, münhasır ekonomik bölgede enerji kaynaklarının araştırılması ve işletilmesi hakkının, kağıt üzerindeki bir yetki olmaktan çıkıp sahada korunması gereken somut bir menfaat haline geldiğini göstermektedir.
Benzer şekilde Filipinler’in, kendi münhasır ekonomik bölgesinde Çin’e ait Tan Suo 3 isimli araştırma gemisinin izinsiz deniz bilimsel araştırma faaliyeti yürüttüğü yönündeki açıklamaları da dikkat çekicidir. Deniz bilimsel araştırması, ilk bakışta askeri veya ticari bir faaliyet gibi görünmeyebilir. Ancak deniz tabanının haritalanması, su altı yapısının incelenmesi, doğal kaynak potansiyeline ilişkin veri toplanması ve bölgenin okyanus bilimine ilişkin özelliklerinin belirlenmesi, uzun vadede doğrudan ekonomik ve stratejik sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle veri de artık denizlerde korunması gereken bir ekonomik egemenlik unsurudur.
Bugünün dünyasında deniz yetki alanı ihlali her zaman klasik anlamda “sınırı geçen gemi” görüntüsüyle karşımıza çıkmamaktadır. Kimi zaman bir araştırma gemisinin topladığı veri, kimi zaman bir sahil güvenlik unsurunun fiili baskısı, kimi zaman bir enerji sahasında yürütülen araştırmanın engellenmesi, kıyı devletinin ekonomik haklarını doğrudan etkileyebilir. Bu durum, denizlerde egemenliğin artık çok daha karmaşık ve çok katmanlı bir mücadele alanına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. MEB, yalnızca balıkçılık veya petrol-gaz arama alanı değildir. Aynı zamanda veri, çevre, enerji, güvenlik ve ticaretin kesiştiği bir yetki alanıdır. Bu nedenle kıyı devletlerinin MEB üzerindeki haklarını koruması, artık çok daha gelişmiş hukuki, teknik ve kurumsal kapasite gerektirmektedir.
Denizin Altındaki Egemenlik
Denizlerde ekonomik egemenliğin yeni boyutlarından biri de denizaltı kritik altyapısıdır. Elektrik bağlantı hatları, internet kabloları, enerji iletim sistemleri ve deniz tabanındaki diğer altyapılar, modern ekonomilerin görünmeyen damarları haline gelmiştir. Bu altyapılara yönelik zararlar, artık yalnızca teknik arıza veya deniz kazası olarak değil; ekonomik güvenlik, ulusal güvenlik ve deniz yetki alanlarının korunması meselesi olarak değerlendirilmektedir.
Baltık Denizi’nde Finlandiya ile Estonya arasındaki Estlink 2 elektrik kablosunun ve çeşitli veri kablolarının zarar görmesiyle gündeme gelen olaylar bu bakımdan çarpıcıdır. 2024 yılı sonunda Eagle S isimli tankerin, denizaltı kablolarına zarar verdiği şüphesiyle Finlandiya makamlarınca alıkonulması, yalnızca bir deniz kazası tartışması yaratmamış; aynı zamanda Rusya bağlantılı “gölge filo” faaliyetleri, yaptırım rejimleri, sigorta belirsizlikleri ve kritik altyapı güvenliği konularını da gündeme taşımıştır. Bir tanker, bir yük gemisi veya bir araştırma gemisi, kimi zaman doğrudan bir ticari faaliyet yürütüyor gibi görünse de bulunduğu bölge, rotası, sigorta yapısı, teknik durumu ve davranış biçimi itibarıyla kıyı devletleri için ciddi güvenlik ve denetim soruları doğurabilir. Bu tablo, deniz hukukunun klasik kavramlarını yeni gerçeklerle birlikte okumayı zorunlu kılmaktadır.
Türkiye İçin Denizlerde Yeni Gerçeklik
Türkiye bakımından bu küresel örnekler, yalnızca uzak coğrafyalarda yaşanan deniz yetki alanı tartışmaları olarak görülmemelidir. Karadeniz, Ege ve Akdeniz gibi farklı hukuki ve jeopolitik özellikler taşıyan üç deniz havzasıyla çevrili olan Türkiye için denizlerde ekonomik egemenlik; balıkçılık, enerji, ulaşım, araştırma faaliyetleri, kritik altyapı ve güvenlik başlıklarının tamamını içine alan çok katmanlı bir meseledir.
Bugün Çin uzak su balıkçılığı filosunun Güney Amerika ve Pasifik’te yarattığı baskı, Türkiye için doğrudan bugünün tehdidi gibi görünmeyebilir. Ancak bu örnek, gelecek açısından ciddi bir uyarı niteliğindedir. Küresel balık stoklarının azalması, iklim değişikliği nedeniyle türlerin göç yollarının değişmesi ve gıda arz güvenliğinin stratejik hale gelmesi, büyük balıkçılık filolarını yeni av alanları aramaya yöneltebilir. Akdeniz ve Karadeniz’in hâlihazırda yoğun av baskısı altında bulunan kırılgan denizler olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin kendi balıkçılık kaynaklarını koruması yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda çevresel ve stratejik bir zorunluluktur.
Bu noktada mesele, yalnızca yabancı bir geminin deniz yetki alanına girip girmediğini tespit etmekten ibaret değildir. Asıl mesele; balıkçılık faaliyetlerinin, araştırma gemilerinin, enerji arama çalışmalarının, denizaltı altyapılarının ve yabancı ticari gemi hareketlerinin bütüncül bir deniz güvenliği anlayışıyla izlenebilmesidir. BAGİS gibi balıkçı gemisi izleme sistemleri, AIS verileri, uydu görüntüleri, sahil güvenlik denetimleri ve liman devleti kontrolü bu bakımdan birbirini tamamlayan araçlar olarak görülmelidir. Denizlerde ekonomik egemenlik, ancak ihlalin zamanında tespit edilebildiği, delillendirilebildiği ve caydırıcı yaptırıma bağlanabildiği ölçüde korunabilir.
Endonezya’nın Natuna Denizi’nde enerji araştırmaları bakımından yaşadığı gerilimler ve Filipinler’in araştırma gemileri konusundaki tecrübeleri de Türkiye açısından ayrıca bir kılavuz niteliği taşıyabilecektir. Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve bölgesel güç rekabeti aynı düzlemde kesişmektedir. Bu nedenle enerji arama faaliyetleri veya deniz bilimsel araştırmaları, yalnızca teknik çalışmalar olarak değil; ekonomik egemenlik, veri güvenliği ve deniz yetki alanı politikasıyla birlikte değerlendirilmelidir. Zira deniz tabanı verisi, akıntı bilgileri, jeolojik yapı ve doğal kaynak potansiyeline ilişkin bilgiler, geleceğin ekonomik ve stratejik kararlarında belirleyici hale gelmektedir.
Baltık Denizi’nde denizaltı kabloları etrafında yaşanan gelişmeler ise Türkiye’ye başka bir alanda uyarı sunmaktadır. Boğazlar, Marmara Denizi, Karadeniz enerji sahaları, Doğu Akdeniz güzergâhları, liman bağlantıları ve haberleşme altyapısı düşünüldüğünde, Türkiye açısından kritik denizaltı altyapısının korunması tali bir teknik mesele değil; ekonomik güvenlik ve ulusal direnç meselesidir.
Bu nedenle Türkiye’nin denizlerdeki haklarını koruması, yalnızca hukuki pozisyonunu savunmasıyla sınırlı kalmamalıdır. Türkiye bakımından asıl hedef, ihlal gerçekleştikten sonra tepki vermek değil; ihlalin gerçekleşmesini zorlaştıracak, gerçekleştiğinde hızla tespit edecek ve delillendirecek bir kurumsal kapasite oluşturmaktır. Denizlerde ekonomik egemenliğin yeni dili artık budur: Erken tespit, güçlü kayıt, teknik izleme, hukuki hazırlık ve caydırıcı yaptırım.
Kabotajdan Geleceğe
Kabotaj hakkı, tarihsel olarak Türkiye’nin kendi kıyılarında ve limanları arasında yabancı ayrıca-lıklarını sona erdiren bir egemenlik kurumu olarak doğmuştur. Bugün ise bu hakkın temsil ettiği fikir, çok daha geniş bir zeminde değer kazanmaktadır. Çünkü denizler, yal-nızca ulaşım yolları değil; ekonomik kaynak, stratejik güvenlik, çevresel sorumluluk ve hukuki egemenlik alanlarıdır. Kabotaj Bayramı’nın bu-günkü değeri de burada yatmaktadır.
Dünyadaki örnekler açıkça göstermektedir ki, denizlerde ekonomik egemenlik yalnızca sınır çizmekle korunamaz. Bu egemenlik; izlemekle, belgelemekle, denetlemekle, yaptırım uygulamakla ve deniz alanlarını bütüncül bir devlet politikası içinde yönetmekle korunur. Bu nedenle kabotajı yalnızca geçmişin bir kazanımı olarak değil, denizlerde ekonomik bağımsızlığın bugüne ve geleceğe uzanan hukuki pusulası olarak görmek gerekir. 1 Temmuz, geçmişte kazanılmış bir hakkın yıldönümü olduğu kadar, gelecekte denizlerde nasıl bir irade ortaya koyacağımızı sorgulamamız gereken bir gün olmalıdır.
Bu vesileyle, denizcilerimiz başta olmak üzere tüm ulusumuzun 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı kutlar; denizlerimizde egemenliğin, üretimin, güvenliğin ve barışın daim olmasını dilerim.